Allahım! Hakkımızda hayırlı gördüğünü gönlümüze razı eyle !!! Allahım!!! Gönlümüze razı gördüğünü de hakkımızda hayırlı eyle!!!

6/11/2009

“Neyi arıyorsan sen, O’sundur”


BAHARI GETİRDİM SANA

 

“Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana..

Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık....

Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip,

 kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.

 Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında,

her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...

Her aşkta kendimizi ararız,
o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.

Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve
dikkatle bakın yüzlerine,
onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...

 Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına
gözünüzü dayadığınızda,
binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde,

 her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz.

 Her camda, farklı bir renginiz vardır;
 her şekilde sizden bir parça...

Aşklarınız hülasanızdır.

 Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın

 farklı ruh hallerinizi ele verir;

arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu,

 cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır;
hepsi siz...

 Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki ışığın yansımasıdır aslında;
dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.

Yoksa halâ bir sevdiğiniz,
o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...

Aşk, narsizmdir.

Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan
eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.

Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin

 gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.

Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki,

 bakmaya dayanamazmış kendine...

Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini,
incecik burnunu,
 dar kalçalarını,
kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran...

 Bir gün ırmak kenarında gezinirken,
sudaki yansımasına ilişmiş gözü.
Uzanıp, iyice bakmak istemiş.

 Tam gördüğünde kendisini,

 dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa,
 kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için

 O’nu her bahar açan gözel kokulu
 bir çiçeğe dönüştürmüş,

Narcissus, nergis olmuş.

Kıssadan hisse, benden size tavsiye,

 taze bir nergis verin bugün sevgilinize...

 Sonra da, nerede baharsa mevsim,

 rotasını oraya çevirip içinizdeki
eski baharlara koşan bir
 gezgin gibi
“Bahar getirdim sana” deyin.

Baharın elinizde olduğunu unutmadan..

 Gözlerindeki ırmağa baktığınızda
kendinizi göreceksiniz;

dikkat edin de hayran olup düşmeyin...

Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...

 

Can DÜNDAR

5/11/2009

Suyun Elem Hâli



Suyun Elem Hâli (Gözyaşı)

 

Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Orhan Seyfi Orhon

Hani Refref Süvarisi’nin sözüdür:

‘‘Hiçbir damla yoktur ki o,Allah katında

O’nun korkusuyla dökülen gözyaşı damlasından veya

 Allah yolunda akıtılan kan damlasından daha makbul olsun.’’

Gözyaşına ne diyebilirim ki!..

Dizi dizi şiir desem haksızlık olur;
tane tane inci desem yetersiz kalır.

Akın akın yabanlara giden de,
uzak uzak sevdaları yakın eden de odur çünkü…

Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek içindir o;

 sultanlar ayağına düşürmek içindir.

Bütün boşluklarını o doldurur ömrümüzün…

Söylenmedik sözler yerine o vardır yanımızda.

 Sevdaya dair yeminlerden sonra ve
gülleri saran dikenlerden önce o vardır.

Zamandan geriye düşmüş acılar için,

 manada biçimleri yitiren sancılar için;

 aynalarda eriyen sırlardan taşarak,

 ucu kıyamete çıkan asırları aşarak;

gerçekten daha gerçek kelamlarda ve

 Güzeller Güzeli’nden vuslat müjdeli selamlarda

 hep o vardır, hep o vardır…

Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı;

 sevgiyi damıtır en derin yerinden.

 Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tövbedir tadı;

 gönülleri arıtır en kara kirinden.

 Bir gözyaşı, bir cevherdir, ateşten kaynayan.

 Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur.

 Bir ateştir aslında o, dumanı ah ile çıkan.

Onun içindir ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar.

Arıtır ve eritir; temizler ve gizler…

 Fazilettir, diyettir…

Bu yüzden denilir ki,

 gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır,

 şehrazat acılarını gözyaşıyla anlatır.

 Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır

 okuyan ve toplasanız gözyaşlarını âşıkların,

 dalgalı bir deniz olur.

Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa

 tomur tomur mercandır;

 ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

Ağlamayı ibadet sayan bir medeniyetin çocuklarıyız biz.

Çünkü ağlamak Hakk’a tevazu göstermenin şiddet halidir.

Üstelik tıbben de yararlıdır.

 En azından ülserin koruyucu hekimi sayılır.

Ağlama esnasında gözyaşıyla birlikte salgılanan ‘‘lyzozyme’’

 adlı maddenin vücuttan atılması sağlıklıymış.

Aksi takdirde kanda kalırsa mideyi tahriş edermiş.

 Ve kadınlar sık ağladıkları için pek ülser olmazlarmış.

Şaire kulak verelim yine:

Tohumu eken bilir
Gözyaşın döken bilir
Gül kadrin diken değil
Çileyi çeken bilir


Ve Karacaoğlan’ı analım o muhteşem dizesiyle:
Değirmenler döner çeşmim yaşından

Sonra da Asaf Halet’in ‘’He’’ trajedisine kulak kabartalım:
Vurma kazmayı, Ferhâaaad,

He’nin iki gözü iki çeşme, Âaah (…)
Kasrında şîrîn de böyle ağlıyor, Ferhâaaad

İskender PALA

3/11/2009

Sıkıntısız bir hayat sürmek...



MUTLULUK MASALLARA ÖZGÜ BİR ŞEY Mİ

Mutlu olmak ve sıkıntısız bir hayat sürmek
bu asırda ne yazıkki pek mümkün görünmüyor....
 

Küçük bir ülkenin insanları sabahleyin
radyo ve televizyonlarını açtıklarında,
 normal programın kesilerek ard arda
marşlar çalındığını duyarak meraka kapılmışlar.
Biraz sonra ekrana çıkan bir erkek spiker,
ayakta dimdik durmuş vaziyette:

–Büyük milletimiz!.. diye konuşmaya başlamış.
Sivil bir darbe ile ülke yönetimine el konulmuştur.
Bu günden itibaren her türlü iskemle,
 koltuk ve kanepenin yanısıra yerden yüksek
karyolaların kullanılması yasaklanmıştır.
Bu yasağı ihlal edenler, acayip şekilde cezalandırılacaktır.

Konuşmayı dinleyenler, bütün ihtilallerde olduğu gibi
 “kan gövdeyi götürecek” diye endişe ederken,
bu tek maddelik bildiri karşısında oldukça ferahlamış
ve emirlere her zamanki sessizlikleriyle itaat ederek
 yasaklanan eşyaları dışarı atmışlar.
 Fakir fukara da hepsini parçalayıp kışlık odun yapmışlar.

İskemle ve koltukları çıkartanlar,
evde ne kadar yatak minder varsa
hepsini yere indirerek orada oturmaya;
geceleri de aynı yerde yatmaya başlamışlar.
Ve önceleri biraz sıkıntı çekmelerine rağmen
 bu işe alışmışlar.
Üstelik, kısa bir süre sonra yemek masalarını da
 kapı dışarı etmişler.
Çünkü iskemle ve kanepeler olmayınca,
bu yüksek masaların bir işe yaramadığını görmüşler.
Fakir halka tekrar gün doğmuş ve
masalar da kışlık odunlar arasına katılmış.
 İnsanlar, yerdeki sedirlerin arasına yaydıkları
 bir örtü veya yer masası üzerinde yemek yedikten sonra,
 ortadaki masayı yuvarlayıp kaldırıyor ve daha önce uzun merasimler gerektiren yemek işini şipşak hallediyorlarmış.

Yer minderlerine iyice alışan insanlar,
bir müddet sonra yüksek dolap veya sehpalar
 üzerindeki televizyonlarını seyrederken
boyunlarının tutulduğunu farketmiş ve bu zahmetten
 kurtulmak için onları yere indirip
altındaki eşyaları evden atmışlar.
Sehpa ve dolapların çıkartılmasıyla birlikte
 odalar daha da rahatlamış ve “küçücük” denilen evlerin
aslında ne kadar geniş olduğu anlaşılmış.
 Bu arada sokağa atılan yeni eşyalarla,
 dar gelirli vatandaşların yakacak ihtiyacı da tamamlanmış.

Bir ay kadar sonra herkes:
“Allah bu ihtilali yapanlardan razı olsun” demeye başlamış.
Çünkü her geçen gün başka bir kolaylık ortaya çıkıyormuş.
 Yerde oturulduğu için elbise ve pantolonların
 ütüsü hemen bozulduğundan,
TV ekranlarında boy gösteren modacılar:

–Sayın seyirciler!.. diye kırıtıyorlarmış.
Daha önceki yıllarda nasıl ki yırtık kot,
dizleri ya da poposu aşındırılmış pantolon ve
 yamalı elbise modası görülmüşse,
şimdi de buruşuk elbise rüzgarı esmektedir.
Buruşmayan kumaşlar ucuzlayıncaya kadar da
bu moda geçerli olacaktır.”

İnsanlar, duydukları karşısında adeta havalara uçmuş
ve haberin bitmesini bile beklemeden evlerindeki
bütün ütüleri dışarı fırlatmışlar.
Bu sefer de hurdacılar bayram yapmış.
Ütülerin atılmasıyla birlikte elektrik faturaları hafiflemiş, hanımların pembe dizileri seyrederken prizde unuttukları ütülerden çıkan yangınlar sona ermiş ve
 tabi ki ütü masalarının da atılmasıyla birlikte odalar
iyiden iyiye ferahlamış. Artık 70-80 metre karelik evler rağbet görüyor ve büyük evlerde yaşamış olan hanımlar,
 sabah kahvelerini yudumlarken:
“Bu evin çilesini boşuna çekmişiz kardeş,
gençliğimiz gitti vallahi” diyerek hayıflanıyormuş.
 Evlerin küçülmesiyle birlikte ev işlerine yardımcı olan
 kadınlara ayrılan paralar
 çocukların harçlıklarına ilave edilirken,
sadece “komşularda var” diye alınan lüks eşyalar
için harcanan milyonlar da,
yine onların dengeli beslenmelerine ayrılmış.
Dolayısıyla ikide birde hastalanan çocukların ilaç paraları,
 kısa bir süre sonra dörtte bire düşerek
geçim derdini önemli ölçüde hafifletmiş.

Küçük ülkenin bahtiyar insanları,
boğazlarını sıkarcasına etraflarını kuşatan eşyaları
kullanmaya mahkum olmadıklarını ve eski insanların
masallarda kalan mutluluklarının sebebini kavrayarak
gerçek hürriyetin ne demek olduğunu öğrenmişler.
Ve borçsuz yaşamanın verdiği rahatlıktan mı,
 yoksa yer yatağı sayesinde düzelen omurgalarından
 dolayı mıdır bilinmez,
her yerde dimdik yürümeye başlamışlar.

Aradan sadece bir yıl geçtikten sonra,
insanlar yine marş sesleri ile uyanmışlar.
 Ve karşılarında yine aynı spikeri görmüşler.
Ama adam, bu sefer lüks bir koltukta oturuyor ve:

–Büyük milletimiz!... diyormuş.
 Geçen yılki darbeciler,
yeni bir ihtilalle işbaşından uzaklaştırılmıştır.
 Bu konuda, başta koltuk ve kanepe üreticileri olmak üzere ülkemizin büyük iş adamlarının desteği alınmış durumdadır. Büyük gazetelerimiz de,
yarından itibaren her beş kupona bir iskemle
hediyesiyle sizleri ihya edecektir.
Ayrıntılı haber “Azzzz sonra” verilecektir.

Cüneyd Suavi

26/10/2009

Merdiven


MERDİVEN


Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…
Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

AHMET HÂŞİM

23/10/2009

Giden geri gelmeyecek... Ne bugün ne de yarın.



HAZAN MEVSİMİ BİTELİ EPEY OLDU ŞEHİRDE

O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi?
O ümit güneşinin öldüğünü kim söyledi.
O güneşin düşmanı damın üstüne geldi de iki gözünü yumdu
 ‘güneş öldü’ dedi.

Hz.Mevlana

Hazan mevsimi biteli epey oldu şehirde.
 Şimdi kışın hüznünü yaşıyor cümle alem.
Hazanın sararıp dökülmüş,
sokaklarda ağırlanan sersefil yaprakları bile kalmadı.
Hepsini son rüzgarlar savurdu,
yağmurlar toprağa kardı.
Şimdi toprağı örten yağan kardı.

Kar yağıyor, yağdıkca örtüyor şehri,
toprağı, çalıları, kusurları,günahları.
Kar yağdıkca şehir beyazlıyor,
bütün renksizliğinden soyunuyor, beyazı giyiniyor.
 İnsan ne zaman soyunur renklerinden,
ne zaman giyinir beyazları.
 Ne zaman insanın üzerini de örter kar, toprak misali..
Sonbaharı geçtim, kısa geldi ömrüm.
Sararıp dökülen yaprakların toprağa karılması gibi
benim de ölüme terkettiğim geçmiş günlerim toprağın bağrında.
 Son günleri de bohçalayıp geçmişe teslim ettiğimde,
artık günlerini tüketmiş, sararıp solmuş,
ruhumun da terkettiği bedenim toprağa karılacak.
Ben de geçmiş olacağım.
Di'li geçmiş zaman kipiyle anılacak adım.
Annemizdi, diye söze başlayacak çocuklarım,
eşim de beni yad ederken di'li geçmiş zaman kipini kullanacak, arkadaşlarım, dostlarım ve dahi düşmanlarım...
Benden haber veren sararmış fotoğraflarım
 bir süre misafir olacak ellerde.
 Bakıp bakıp ya gülümseyecekler,
 ya da yanık bir 'keşke' çıkacak dudaklardan.
'Keşke' diyecekler, 'keşke burada olsaydı'...
Heyhat,keşkelerin ne yaşayana,
 ne de ölene bir faydası olmayacak.
 Ne zaman duracak,ne değeri gelecek.
 Giden de geri gelmeyecek...
Ne bugün ne de yarın.
Hayat,kendi ırmağında akışına devam edecek,
küçükler büyüyecek ve keşkelerle anılan 'ölü'
çoktan unutulmuş olacak .
Fotoğrafları da bir sure sonra fazlalık olup atılacak
unutuluşun en kör kuyusuna.
İnsan toprakta erirken, hatıraları da unutuluşun
 toprağında erimeye bırakılmış olacak.
Bir sure sonra hatırlayan bile kalmayacak beni.
Bunca çabalıyorum hatırda kalmak için,niye.
 Niçin fotoğraf çektirip duruyorum?
 Niye mektuplar yazıp duruyorum?
 Gönlümden akıp duran metinleri kelimelere
bürüyüp yazıyorum,niçin?
Hatırlanmayacaksam,
 unutuluşun kör kuyusuna atılacaksam hatıralarda,
niye bunca çaba? Niye...?
Unutulmak istemiyorum.
Yok olup gitmek istemiyorum.
Kendisi de unutulmaya mahkum olan insan hatırlayabilir mi beni? Kendisi de toprağa karılmaya nişanlı olan insan
kurtarabilir mi beni unutulmaktan?
Hayır, hayır...
Biliyorum, benim gibi fenaya müptela
 yani her anını feleğin çarklarına kaptıran,
ebede müştak yani feleğin çarklarında kaybettiklerini bulmaya,
 bulup sonsuzluğa ulamaya muhtaç bir insan ya da
insanlar yapamazlar bunu.
Hatırda tutamazlar beni isteseler de.
 Hatırda tutacak kimdir beni?
Hatırlayacak.
Unutmayacak.
Kim beni ebedi ihya edecek?
Eriyip dağılmış olan beni kim toplayacak zerre zerre?
Düşündükce berraklaşıyor zihnim.
Geliyor cevaplarım.
 Hayatı bana veren ,
 bu dünyada beni nazlı bir misafir gibi ağırlayan,
sonra bu dünya uykusundan
 ölümümle uyandıracak olan beni...
Yokluktan alıp beni varlığa taşıyan...
Seven beni, sevdiren , kimse ancak
O hatırlayacak beni.
Yokluktan çıkardığı gibi yoklukta bırakmayacak beni.
 Hatırda tutacak ,
 herkesin unuttuğu yerde hatırlayacak beni.
Inna lillahi ve inna ileyhi raciun...


Semine DEMİRCİ

 

« Önceki :: Sonraki »