Allahım! Hakkımızda hayırlı gördüğünü gönlümüze razı eyle !!! Allahım!!! Gönlümüze razı gördüğünü de hakkımızda hayırlı eyle!!!

18/11/2009

Zilhicce ayı ve on gece

 ZİLHİCCE AYI VE ON GECE

Bilindiği üzre hicri-kamerî ayların 12’ncisi olan

zilhicce ayıdır.

Bu ay, İslâm’ın beş esasından biri olan

hac farîzasının îfa edildiği umumi afv ayıdır.

Arafat’a çıkıldığı, Allah için milyonlarca kurbanın kesildiği

ve bir senelik hesapların görülüp amel defterlerinin

kapandığı mukaddes bir aydır.

Zilhiccenin 1’inden 10’una kadar

“leyâli-i aşere” yani 10 mübârek gecedir.

Kur’an-ı Kerim’de, “On geceye yemin olsun ki…” (1)

diye yemin edilen bu mübarek zaman dilimi bütün mü’minler

için yepyeni bir manevi fırsat dönemidir.

Hadîs-i şeriflerde buyrulmuştur ki:

“Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan bir gün oruç,

bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de

Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.” (2)

“Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için,

700 misli sevap verilir.”

“Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana,

her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” (3)

“Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde

yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur.

Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!”

(4) (Kısaca Tesbih, sübhanallah;

Tahmid, elhamdülillah;

Tehlil, Lâ ilâhe illallah;

Tekbir ise Allâhu ekber demektir.)

Binaenaleyh bu ayda; günühlarımızın afvı,

noksanların tamamlanması için istiğfar,

salevât-ı şerife, diğer duâlar ve tesbih namazına

devamda büyük hayır ve fazilet vardır.

Hacca gidemeyen mü’minlerin bu günlerde

oruç tutmaları çok büyük fazilettir.

O bakımdan kurban bayramından evvel

9 gün oruç tutmalı,

10. günü kurban kesilinceye kadar birşey yemeyip

oruçlu bulunmalı ve orucunu kurban etiyle açmalıdır.

Hiç olmazsa 8’inci gün ile beraber, 9’uncu günü

(Arefe günü) oruçlu olmak lâzımdır.

Kurban bayramı Arefe günü sabah namazından,

4’üncü bayram günü ikindi namazına kadar,

bütün farzların arkasından Teşrik tekbiri” almak,

kadın-erkek her mükellef Müslümana vâciptir. 

ZİLHİCCE’NİN İLK ON GÜNÜNDE NE YAPILIR? 

Zilhicce ayının birinden onuna

(yani Kurban bayramının ilk gününe) kadar,

hergün sabah namazlarından sonra:

10 salevât-ı şerîfe: “Allahümme salli ve sellim ve bârik

alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.”

10 İstiğfar: “Estağfirullâhe’l-azıym el-kerîm

ellezî lâilâhe illâhüve’l-hayye’l-kayyûme ve

etûbü ileyk ve nes’elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete

ve’l-hidâyete lenâ innehû hüve’t-tevvâbü’r-rahıym.”

10 Tevhid: “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh.

Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît.

Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr

ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okunur. (5) 

 

17/11/2009

BURADA "ELHAMDÜLİLLAH" DERSİN, ORADA "ELHAMDÜLİLLAH" YERSİN...

 

BURADA "ELHAMDÜLİLLAH" DERSİN, ORADA "ELHAMDÜLİLLAH" YERSİN...

 

"Cenneti aletle yapmadılar, niyetten ubudiyetten yaptılar."

-Mevlânâ

 

Önce "iş makineleri" göründü uzaktan. Yaklaştılar.

Hayretle seyretmeye koyuldu onların o fısıltılı gelişlerini.

 Nefeslerden yapılmış şeffaf tekerlekleri üzerinde

 hışırtıyla ilerliyorlardı.

 Kepçelerinin keskin dişleri,

 iri parlak bıçakları katı sessizliği parçalamaya başladı.

 Çatır çatır söküp attılar vurdumduymazlığın boz bulanık çamurlarını. Temiz seslerin, tatlı nefeslerin eğesinde bilenmiş

 bıçakları gafletin kayalarına dokunur dokunmaz,

 hayretten kıvılcımlar çıkardılar.

 Cansızlığın taşları, nankörlüğün sağır kayaları yarıldı;

bağırlarından bengisular fışkırmaya başladı.

Sonra, "makineler" tonlarca şükür ve sabrı karmaya başladılar. Sessizliğin dağıldığı, gafletin sökülüp atıldığı,

 nankörlüğün parça parça edildiği

o cıvıltılı alana döküldü şükür-sabır çimentosu.

 Rahmet yağmurlarıyla yıkandı temel...

Temiz niyetler üzerine kuruldu bina...

 Duvarlar yükselmeye başladı hızla...

Takvadan tuğlalar dizildi üst üste...

 Hüsranı dışarıda bıraktı, rahmeti içeride bıraktı duvarlar.

 Darlıklar dışarıda kaldı, genişliklere odalar açıldı

takva takva üstüne kondukça..

Var edilen her şey, hayırla yâd edilen her dilber,

 hayranlıkla tanışılan her güzel,

 şükürle tadılan her nimet içeride kaldı..

 Dışarıda şer.. Dışarıda hiçlik..

 Dışarıda lüzumsuzluk. Dışarıda yalan.

Dışarıda boş söz.. Dışarıda kaldı hüzün ve korkular...

 Hayranlık bahçeleri doluştu içeri..

 Rahmet yağmurları indirildi tavandan içeri...

Çiçeklerin hepsi içeride açtı.

Rayihaların hepsi damlaya damlaya gül oldu.

Dışarıda kaldı tüm çirkinlikler...

Kapılarını tekbirden çattılar odaların...

 "Allahüekber"in manası tel tel açıldıkça,

 içeri koşuştu izzetler, yücelikler, yakınlıklar.

 Zilletlerin üzerine kapandı kapılar.

 Alçaklıklar eşikten yüz geri etti.

 Aşağıların aşağılarını uzakta bıraktı kapılar...

Gıybetlerin iğrenç kokuları erişemedi içeri.

Riyaların çirkin yüzleri silindi uzaklarda.

Oda oda genişledi bina.

 Odalar odalara açıldı. Genişlediler..

 Sonsuza doğru genişlediler...

Sevdaların hepsini çevreledi duvarlar.

 Vedalara veda etti duvarlar.

 Fenanın soğuğu giremedi içeri.

Hiçliğin berisinde, varlığın ortasında kuruldu çatısı binanın.

 Arttıkça artan mümin hayreti kadar yükseldi tavan.

Göğe doğru yayıldı.

 Minnettarlığın sonsuz mavisinde kurulan gökler tavan oldu odaya. "Sübhanallah"tan avizeler indirildi odaların ortasına...

Pırıl pırıl tenzih kristalleri uç uca dizildi avize diye.

 "Vechullah"ın tanıdık yüzü nur indi değdi her köşeye.

 Ünsiyet saçıldı zeminin her noktasına.

 Sonsuz yakınlıktan, ebedî mutluluktan ışıltılar süzüldü.

 Gölgeler ve ışıklar oynaşmaya başladı

hoş sohbetten çatılmış sedirler üzerinde.

Sıcacık dudaklara aşkla değmiş salâvatlardan

 güller açıldı odanın başköşesinde.

 Bülbül şakımalarından, seher vakti zikirlerinden

aynalar dikildi duvarlara.

 Kıbleye döndükçe yeniden inşa edilen yüzünün nurunu

 seyre dalsın diye namaz ehli.

Mahcup yüzlere serince değmiş gözyaşlarından

 havuzlar açıldı odanın göbeğine.

 Dünyaya uzak, ahirete yakın ağlayışlarıyla

 dinlensin diye kutlu misafir.

 Mahzun kalpleri yakıp kavurmuş tövbelerden

 pencereler açıldı Cemâlullah denizlerine.

 Kardeşlik hazzından, muhabbet tadından

 Dokunmuş  halılar serildi zemine.

 Ayaklarına sımsıcak vuslatlar değsin diye..

 Sevinçli secdelerin billur sularından çeşmeler

 kuruldu gül bahçelerinin başına.

Nehirlerin çağıltısı duyuldu sonra.

 Hak adına susmuşluğun, gerçek hatırına küsmüşlüğün

 kuytularından kaynayan nehirler...

Sabredenin ayakları altında akışmaya başladılar.

Yetim başları okşamış elleri menekşe kokularıyla mayalandı. Kimselerin görmediği fukaraları gören

mümin gözlerine vuslattan sürmeler çekildi.

 Uykusunu teheccüdlerle bozmuş âşıkların

 kirpik uçlarına ebedî sevinçler asıldı.

Meyveler geldi sonra.. En sonunda..

 Rengârenk tebessüm çiçekleri arasından,

cömertlikten eğilmiş dal uçlarından tazecik

 meyveler uzandı ellerine.

 Tanıdıktı meyveler.

Öyle ki, hatırladığı şükür anlarının hepsi

 dilim dilim olmuştu meyvelerde.

 Hasretle aradığı eşsiz mutluluk anlarının

 çekirdeklerine sarılıydı meyveler.

Tekrar tekrar yaşamak için can attığı

 doymuşluklarının bitmesin diye titizlendiği

 ilk lokma hazzının kabukları içindeydiler.

 Oruçlu ağzının hoş kokularıyla bezenmişti nimetler. "Elhamdülillah"ları tadındaydı hepsi...

Sonsuz bir şimdinin tabağında,

saf çocuk sevinçlerinin sepetleri içinde ..

Meyveler, meyveler...

"Elhamdülillah"larını yemeye başladı mümin.

 Utangaç bir sevinçle.

 En Sevgili'nin elinden...

 

 Dr.Senai DEMİRCİ

 

9/11/2009

Aşkı da Öldürdük Sonunda...


 

Aşkı da Öldürdük Sonunda...

 

Aşkı da öldürdük sonunda…

Hoyratça… Gün be gün…

Tıpkı havayı, suyu, yeşili, sevgiyi öldürdüğümüz gibi…

Hayatımızda hiçbir şeyi planlı,
 programlı ve istikrarlı yapamazken,
duyguları öldürme işinde gayet istikrarlı davrandık…

Bir bir sildik hayatın gökkuşağı renklerini…

Her yeri egzoz dumanlarının beton binalara
 yansıyan grisine boyadık…

 

Çocuklarımız, yemyeşil iki ağaca bağlanmış iplerle kurulu salıncaklarda sallanamadan büyüyor artık…

“Komşu” kelimesi onlar için yabancı bir dil gibi geliyor…

Ailece kahvaltı etmek mi?...

Onun o leziz tadı kaldı mı ki, çalışan ailelerin
 bir fincan kahvede öldürdükleri sabahlarda?…

 

Karı-kocalar evlerinin salonunda buluşmak,

birbirlerinin yüzünü görmek için randevulaşır oldular…

Çünkü çalışmak zorundalar…

Çalışmak ve daha büyük bir ev almak…

 

Bugünlerde çocuklar bakıcılarının yolunu dört gözle bekliyor,

onlar gittiklerinde ağlıyorlar…

“Anne” kelimesi onlar için,

sabah giden-akşam gelen bir yabancı için kullanılıyor.

Eskinin çocuğu için saçını süpürge eden
 cefakâr annelerine ise,

“cahil” sıfatı yakıştırılıyor artık!

 

Bugünün en çok talep gören meslekleri,

ruh hastalıkları branşları oldu.

Neden mi?

Çünkü herkes özüne o kadar yabancılaştı ki…

Herkesin ruhu hasta, yaralı…

Herkes, olması gerektiğini değil,

olması gerektiği empoze edileni yaşamaya çırpınıyor,

ruhunu kanlar içinde bırakarak…

Özünü öldürüyor gün be gün…

Değerlerini yitiriyor…

 

Ve aşk…

En çok ona üzülüyorum yitirdiklerimizin içinde…

Kim bilir, belki de en çok o acı çekiyor…

 

Günümüzde, beyaz ekranın kirli şahsiyetlerinin

günlük ilişkilerine yakıştırılıyor artık,

Rasul-ü Ekrem’in Hz. Hatice’de dirilttiği duygular…

O basit, sığ, kirli duygulara “aşk” deniyor…

 

Yavaş yavaş değerini yitiriyor,

bir yastıkta kocamanın kutsal himayesi…

Sayılı günler kuşatıyor, bugünlerdeki “evcilik” lerin çevresini…

Bir ömürlük yeminler artık yok…

Bir ömürlük aşklar…

Aşk bile utanıyor adının yakıştırıldığı, o kirli karelerden…

 

Bugün aşk gri…

Bugün aşk kirli…

Aşk, gün be gün yaralanıyor…

Kim bilir, belki de aşk, en çok bu günlerde ölüyor…

 

BUGÜNÜN AŞKLARI İBRET ALSIN DİYE…

 

Bir gün bir derviş, bir kucak dolusu elma ile

bayırlar aşan bir genç kıza rastlamış.

Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları...

 

'Nereye gidersin?

 

Ne doldurdun kucağına?' diye sormuş derviş.

 

Uzak tarlayı işaret etmiş kız:

 

'Sevdiğim çalışıyor orada...

 

Ona elma götürüyorum.'

 

'Kaç tane' diye sormuş derviş. Kız şaşkın:

 

'İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?'demiş...

 

Ve usulca koparıvermiş derviş elindeki tespihin ipini..!

 

Hatice Kübra Tongar 

6/11/2009

“Neyi arıyorsan sen, O’sundur”


BAHARI GETİRDİM SANA

 

“Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana..

Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık....

Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip,

 kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.

 Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında,

her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...

Her aşkta kendimizi ararız,
o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.

Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve
dikkatle bakın yüzlerine,
onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...

 Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına
gözünüzü dayadığınızda,
binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde,

 her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz.

 Her camda, farklı bir renginiz vardır;
 her şekilde sizden bir parça...

Aşklarınız hülasanızdır.

 Sevdiğiniz her adam, beğendiğiniz her kadın

 farklı ruh hallerinizi ele verir;

arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu,

 cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır;
hepsi siz...

 Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki ışığın yansımasıdır aslında;
dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.

Yoksa halâ bir sevdiğiniz,
o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...

Aşk, narsizmdir.

Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan
eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.

Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin

 gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.

Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki,

 bakmaya dayanamazmış kendine...

Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini,
incecik burnunu,
 dar kalçalarını,
kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran...

 Bir gün ırmak kenarında gezinirken,
sudaki yansımasına ilişmiş gözü.
Uzanıp, iyice bakmak istemiş.

 Tam gördüğünde kendisini,

 dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa,
 kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için

 O’nu her bahar açan gözel kokulu
 bir çiçeğe dönüştürmüş,

Narcissus, nergis olmuş.

Kıssadan hisse, benden size tavsiye,

 taze bir nergis verin bugün sevgilinize...

 Sonra da, nerede baharsa mevsim,

 rotasını oraya çevirip içinizdeki
eski baharlara koşan bir
 gezgin gibi
“Bahar getirdim sana” deyin.

Baharın elinizde olduğunu unutmadan..

 Gözlerindeki ırmağa baktığınızda
kendinizi göreceksiniz;

dikkat edin de hayran olup düşmeyin...

Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...

 

Can DÜNDAR

5/11/2009

Suyun Elem Hâli



Suyun Elem Hâli (Gözyaşı)

 

Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Orhan Seyfi Orhon

Hani Refref Süvarisi’nin sözüdür:

‘‘Hiçbir damla yoktur ki o,Allah katında

O’nun korkusuyla dökülen gözyaşı damlasından veya

 Allah yolunda akıtılan kan damlasından daha makbul olsun.’’

Gözyaşına ne diyebilirim ki!..

Dizi dizi şiir desem haksızlık olur;
tane tane inci desem yetersiz kalır.

Akın akın yabanlara giden de,
uzak uzak sevdaları yakın eden de odur çünkü…

Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek içindir o;

 sultanlar ayağına düşürmek içindir.

Bütün boşluklarını o doldurur ömrümüzün…

Söylenmedik sözler yerine o vardır yanımızda.

 Sevdaya dair yeminlerden sonra ve
gülleri saran dikenlerden önce o vardır.

Zamandan geriye düşmüş acılar için,

 manada biçimleri yitiren sancılar için;

 aynalarda eriyen sırlardan taşarak,

 ucu kıyamete çıkan asırları aşarak;

gerçekten daha gerçek kelamlarda ve

 Güzeller Güzeli’nden vuslat müjdeli selamlarda

 hep o vardır, hep o vardır…

Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı;

 sevgiyi damıtır en derin yerinden.

 Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tövbedir tadı;

 gönülleri arıtır en kara kirinden.

 Bir gözyaşı, bir cevherdir, ateşten kaynayan.

 Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur.

 Bir ateştir aslında o, dumanı ah ile çıkan.

Onun içindir ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar.

Arıtır ve eritir; temizler ve gizler…

 Fazilettir, diyettir…

Bu yüzden denilir ki,

 gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır,

 şehrazat acılarını gözyaşıyla anlatır.

 Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır

 okuyan ve toplasanız gözyaşlarını âşıkların,

 dalgalı bir deniz olur.

Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa

 tomur tomur mercandır;

 ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

Ağlamayı ibadet sayan bir medeniyetin çocuklarıyız biz.

Çünkü ağlamak Hakk’a tevazu göstermenin şiddet halidir.

Üstelik tıbben de yararlıdır.

 En azından ülserin koruyucu hekimi sayılır.

Ağlama esnasında gözyaşıyla birlikte salgılanan ‘‘lyzozyme’’

 adlı maddenin vücuttan atılması sağlıklıymış.

Aksi takdirde kanda kalırsa mideyi tahriş edermiş.

 Ve kadınlar sık ağladıkları için pek ülser olmazlarmış.

Şaire kulak verelim yine:

Tohumu eken bilir
Gözyaşın döken bilir
Gül kadrin diken değil
Çileyi çeken bilir


Ve Karacaoğlan’ı analım o muhteşem dizesiyle:
Değirmenler döner çeşmim yaşından

Sonra da Asaf Halet’in ‘’He’’ trajedisine kulak kabartalım:
Vurma kazmayı, Ferhâaaad,

He’nin iki gözü iki çeşme, Âaah (…)
Kasrında şîrîn de böyle ağlıyor, Ferhâaaad

İskender PALA

« Önceki ::